Arayı Açmayalım ama Yakamızı Bırak Osman


"Kendimizi sabit, katı, değişmez bir şey sanıyoruz. Kim olduğumuzla ilgili fikirlerimiz ve kararlarımız var. Nelerden korktuğumuzu, neleri istediğimizi, neleri sevdiğimizi, neleri sevmediğimizi belirlemişiz. Bu sınırların dışına çıkarsak yanlış bir şey yapacakmışız gibi hissediyoruz. Kendimize "Ben" adında bir hapishane yapmışız, bir türlü tahliye olamıyoruz Osman."


Bazı vedalar vardır…

Yüksek sesle söylenmez.

Bir sokağın köşesinde unutulmuş bir bakışta,

Ya da hiç gönderilmeyecek bir mektubun son satırında gizlenir.


Adı Osman mesela… Ama aslında kimse değil.

Ya da herkes.

Belki bir sabah aynada göz göze geldiğiniz haliniz,

Belki gecenin bir vakti iç geçirdiğiniz anların sesi.


Biliyor musun Osman…

Onca yıllık kendimim ben.

Ama hâlâ alışamadım kendime.

Sabahları gözlerimi açarken aynaya ilk bakışım bile tanıdık değil.

Sanki bir yabancı yerleşmiş içime, ne tam ben, ne tam başkası.

Artık senden söz ederken içimde kırgınlık yok.

Ama bu, her şeyin kolaylaştığı anlamına gelmiyor.

Sel gitti, kum kaldı.

Dalga ne kadar sert çarptıysa o kadar derin oydu içimi.

Ama acının bile bir vakti, bir yeri oluyor zamanla.

Seninle geçen zaman, içimde kalan bir hatıra oldu.

Artık sadece sessizce,

“Teşekkür ederim.” diyorum.

Acısıyla tatlısıyla birçok şey yaşandı.

Hepsi bendendi.

Hepsi benden geçti.


Bugün anlatacaklarım, birine yazılmamış bir mektubun arasında kalmış satırlardan.

Bir kadının, bir dönemin, bir suskunluğun hikâyesi.



Kadın karakterimiz…

Öyle bir yalnızlık yaşıyor ki, sadece sevgiliden ayrılmıyor aslında.

Kendi çocukluğundan, kendi gençliğinden, kendi hayallerinden de ayrılıyor birer birer.

Psikolojik bir buhran değil sadece yaşadığı,

Bir yeniden inşa süreci.

Ve inşa ettiği ev, tuğla değil; kelimelerden yapılmış.

Ağaç evin içinde çiçeklerle konuşuyor, kitaplarla barınıyor, kendini çözmeye çalışıyor.

Sonra tekrar…

Tekrar Osman’a yazıyor.


Onca yıllık kendisiymiş ama hâlâ kendine alışamamış.

Bu cümleyle tanıştık onunla.

Sanki aynaya bakan değil de, kendi gözlerinden başka bir yerde kendini arayan biri gibiydi.

Ve birini sevmekten değil…

Bir kendine varamamaktan yorgundu.


Aşk, çoğu zaman göz alıcı bir vitrin.

Ama arka sokakta duran o eski sandalye var ya…

Aslında özlenen o.

Sırtını dayayabileceğin, yorulunca susabileceğin, hiçbir şey yapmadan var olabileceğin yer.

O sandalye bir omuz, bir merhamet, bir şefkat oluyor zamanla.



Kadın, birini unutmaya çalışmıyordu aslında.

Birini sevmeyi bırakmak değil,

O sevgiden geriye kalan kendini nasıl taşıyacağını çözmeye çalışıyordu.


“Bir gün şeklini şemailini unutsam da…
Hayatımın bir döneminde seni çok sevdiğimi hiç unutmayacağımı biliyorum.”


İşte bu…

Bu, aşkın bir hatıraya dönüşme haliydi.

Bir fotoğraf gibi.

Rengine alışıyorsun zamanla, ama varlığını unutamıyorsun.


Daha da ilginç olanı,

İçinde ona karşı hiçbir kötü duygu kalmamıştı.

Bunu duyduğumda bir şeyi fark ettim:

Bazı insanlar gittiğinde arkasında kırgınlık bırakmıyor.

Sadece derin bir sessizlik.

Biraz sitem, biraz burukluk.

Ama en çok da kabulleniş.


“Beni merak etme,” diyordu,

“Başımın çaresine bakıyorum.

Sana bir daha yazacağımı sanmıyorum.

Umarım her şey gönlünce olur.

Yolun açık olsun Osman.”


Bu bir veda değildi belki de.

Bu, vedadan sonraki sessizlikti.

Kalbinden geçen ama artık diline düşmeyen kelimelerdi.


Bazen birini sevmekten vazgeçmek…

Bildiğin bir şehirden, alıştığın bir evden, her sabah aynı pencereden bakmaktan vazgeçmek gibidir.

Zorlanırsın.

Çünkü bildiğin ne varsa onunla birlikte ayakta duruyordun.


Ayrılık bir deprem gibi belki de.

İlk sallantı geçti ama artçılar hâlâ sürüyor.

Yıkılmadıysa bile çatlıyor içinde bir şeyler.


Sarsıntısı geçmiş bir kadın değil, artçılarıyla mücadele eden biri o..

Kendini yeniden inşa etmeye çalışırken,

aynı noktadan defalarca titreyen biri.

Hani duvarda oluşan çatlağa alçı çekersin,

ama bir sonraki titremede yeniden kırılır ya…

İşte o da böyleydi.


Ve ayrılık…

Ayrılık öyle bir şey ki,

Her şey bitti dediğin anda bile gelip dizine oturuyor.

Sakinleşmiş sanıyorsun, ama sonra bir gece uykunun en derin yerinde

yine sarsılıyorsun.


İçsel bir inşa süreci bu.

Bazen enkazdan başlıyoruz.

Bazen bir artçı sarsıntı daha geliyor,

ve yine dağılıyoruz.

Ama her seferinde bir parça eksik kalsa da,

insan bir şekilde yola devam ediyor.


Belki de mesele tamam olmak değil,

eksik halinle de yürüyebildiğini görmek.


Bazen kendimizi tanıyoruz sanıyoruz.

Oysa tanıdığımız şey, sadece kabullendiğimiz versiyonumuz.

Bir adımız var. Bir bedenimiz.

Ve sonra, bize bu sen deniyor.

Oynayacaksın, diyorlar.

Ama kimse senaryoyu vermiyor eline.

Doğar doğmaz sahneye atılıyoruz, doğaçlama bir “ben” olmak zorundayız.


Kim olduğumuzu, neleri sevdiğimizi, neyi istemediğimizi ezberlemişiz.

Oysa bu listeyi kim yazdı?

Biz mi?

Yoksa başkalarının bize söylediği cümleleri kendimize mi mal ettik?


Kendimize “ben” adında bir hapishane kurmuşuz.

İçini döşemişiz; halılar, perdeler, duvarlara asılan sözde “bizi anlatan” çerçeveler…

Ama o hücreyi süslemek, orada özgür olduğumuz anlamına gelmiyor.


İnsan bazen kendini tamir etmeye kalkıştığında,

geri topladığında bir parçasını mutlaka dışarıda unutuyor.

Çünkü bir kere açıldığında…

Bir kere kendini masaya yatırdığında…

Hiçbir şey eskisi gibi katlanıp içine sığmıyor.

Tıpkı tatile giderken aceleyle tıkıştırılmış bir bavul gibi.

Açıldığında, o düzen bir daha kurulamıyor…


Bazı aşklar biter evet.

Ama bazı insanlar, o aşkın içinde kendilerini yeniden doğurur.

Kırılırlar, susarlar, yalnız kalırlar…

Sonra o yalnızlıkta büyürler.

Ve en sonunda, kimseye değil;

Kendilerine tutunarak hayatta kalırlar.



Bu hikâyede bir Osman var, evet.

Ama hikâyenin kahramanı Osman değil.

Ona mektup yazan kadın da değil belki.

Bu hikâyenin asıl kahramanı,

Sustuğunda bile kendini anlatmaya devam eden yalnızlık.


Ve belki de o yüzden…

Bu hikâye senden uzun Osman.



Yorumlar

  1. Kendimize "Ben" adında bir hapishane yapmışız, bir türlü tahliye olamıyoruz Osman. insanın kendine bazen dışardan bakması gerekiyor hakikaten ne biçim bi hapisaneye sıkıştığını görmesi,,, ne kadar zor olsada,,, çektiği acıların kaynağına göz gözdirmesi,,,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyle.. Bu hapishane ya cehennem olur ya da cennet..

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaldırımlar da sabıka kaydı tutar.

melodram