Başladı son savaşım bir savaş yarasında.


"kitap olsam okusam uykusuz gecelerimde içim sıkılmadan

 kalem olmak istemem kendi elimde bile..."

-n.h.r

.

    Sızlamasını bile unutturacak yaralardan daha derin bir yara var mıdır? Bir savaş sonrası yarası mesela. Yakıp yıkmadan durulmayan, kanamayı kanıtlamada her yol mübahtır diyen savaşlar yaşanır bu yaralarda. Gücünü kağıt ve ustura kesiklerinden alır bu savaşlar. Kağıtlar bembeyaz bileklerin, usturalar saçların katilidir.

    Çocukken okullarda yapılan “iyi misin” testlerinde bile sınıfta kalmamak için annesinin veli imzasını taklit eden bir çocuğum ben. İmzam bile bana ait değil. Her imza attığım kağıda sanki her biri, başkalarının kağıdıymış gibi çizikler atıyorum. Sallamasyonlar, karalamalar, taklitler… Günün birinde herkesten sıyrılıp saf bir ben olabilirsem doğmamış imzamla bedenimi karalayıp tarihin görüp görebileceği en büyük imzayı atacağım. Bir sözleşmeye:

“Bağışladım seni, kendim.” Sözleşmesine.

    İçimdeki bu kavgayı anlıyorum. Sesini ve yardım çığlıklarını duyuyorum ama hiçbir şey yapmak istemiyorum. Her şeyi elime yüzüme bulaştıracağımı bildiğimden içimden bir şey yapmak gelmiyor. Yardım bile istemiyorum. Sinir krizleri ardından akmış rimeliyle duvar dibinde sızan o kadın gibi kavga fırtınasının dineceğini biliyorum. Bu gürültünün dinmesini onunla beraber bekliyorum. Tek yapabildiğim fısıldamak: Lütfen dur, durmalısın artık. Dur! Demek dışında müdahalem yok.

  Kışları yaz için yazları da kış için yok ettim ben. Hiçbir tarihi kara listeye eklemeyeyim; hiçbir mevsim bana bir şey anımsatmasın, o buruk tadını aklıma getirmesin diye uğraştım. Hiçbir şey değişmedi mevsimlik kıyafet çeşitlerim dışında. Her sabah geceden kalma değil, geçmişten kalma olarak uyandım yine. Göz altlarım çökmüş, saçlarım dağılmış, yüzümdeki abartı makyaj akmış halde ve değiştirmeye gücüm yetmediği için öylece uyuduğum kot pantolonlarla, geçmişten kaldım.

   Eskiden severdim bu yalnızlığı. Yalnızlık güçtü, kendi kendini doğurmaydı kalabalıklara. Bütün şehir gürültüsü kulaklarımdan boynuma kadar inerken yalnızlığımda bağdaş kurup bu sesleri ellerimle temizlerdim. Şimdi korkuyorum bundan. Gürültü altında kalmaktan, maskelerimle dolaşmanın ağırlığından, ayların sonunda izlerini silerek hayatımdan gidenlerin listesiyle hesaplaşmaktan korkuyorum. Geceyi bekliyorum. Tüm şehrin uyumasını, mağarasından güneş görmek için çıkan avcı gibi bekliyorum ayla kavuşmayı.

Hayatın gölgesi kendi safına benim gölgemi de çekerek bırakmıyor peşimi yine de. Bir seri katil edasıyla güldüğüm zaman öldürmeyi planlıyor beni gözlerimin içine bakarak. Kendimi herkesten korumaya çalışırken liste başına büyük harflerle hayatı da yazıyorum. Yaşamadan öldüren hayat için yaşamadan ölmeme yolları arıyorum her gece.

 Sahiden böyle olacak ölümüm; kimliği bilinmeyen yabancıların ailesini morg dolabında kaskatı halde beklemesi gibi….

   Bu gece yarıları kabullendiğim her yeni duygu daha da karmaşıklaşarak; eskiden kaçtığım, karşıma çıkmasın diye yollarımı değiştirdiğim duyguların yanına ekleniyor. Kaçmayı bıraktım. Beni nerede bulacaklarını bildikleri o sokağın başında oturdum kaldırıma bekliyorum hepsini. Koskoca bir cephede kendime karşı mücadele ediyorum artık.

   Kendimi anlamlandırmaya bile çalışmayarak tüketiyorum hayatımı.

  Kimseler inanmıyor toparlanmaya çalışacağıma. Haklılar. Her şeyi kabullenip toparlanmaya çalışmak yerine iyice dağıtıp kabullenmeyi tercih ediyorum. Kafamın uyuşmasını sağlıyorum, kendimi bir avuç dolusu ilaçla kanepede uykuyu beklerken buluyorum, gecenin ayazında ellerim uyuşana kadar soğukla barışıyorum. Öylesi çabasız..Öylesi bir bekleyişle…

Yalan söyleme huyumdan da vazgeçtim. Kimseye iyi olup olmadığımı kanıtlama ihtiyacına bile girişmiyorum. Evet, yalancılık huyumdan vazgeçtim. Kaçamak cevaplarla kaçamak anlar yakalıyorum günün her saatinde. Acelem olduğunu söyleyerek, çok şey yapmışım da çok şeyden yorulmuşum gibi bahaneler üretip herkesi savurmaya çalışıyorum etrafımdan. Gülümsemeye çalışmak yerine baş ağrılarımı, mide bulantılarımı öne sürüyorum. İnanıyor çoğu. İnanmayanlar da kulaklarını tıkıyor.


  Çevremi çemberleyen kimsenin arasında kendime yurt edinemiyorum kendimi. Onlara daha fazla zarar vermemek için uzaklaştırıyorum kendimden. Kalplerini kırıyorum, karşılarında bir duvar olduğunu düşünmelerini sağlıyorum, sevgimi görmelerine müsaade etmiyorum. Sarılmaya en ihtiyaç duydukları anlarda arkama bile bakmadan uzaklaşıyorum. Evet, acımam yok.

Evet bir kalbim yok benim!

Nabız alınması bir kalbin varlığına kanıt değildir. Ellerimle boğazladım onu. Daha fazla vücudumda onun attığına kanıt bulunmasın diye simsiyah eldivenlerle temizledim suç mahalli tenimi.

Kitap olsam okusam uykusuz gecelerimde içim sıkılmadan

 kalem olmak istemem kendi elimde bile...

   Sanırım ben kurumuş bir vazo gülü olarak kalacağım her zaman.

  Unutulan, unutulmak istenen, unutulmak için herkesi unutan...

Dalımdan kırılmış olsam da sessizce kaderim ve hakkım olan çöp kutularını arzularken hem vazoya hem de vazonun ev sahibesine acı vereceğim. Küçük Prens'in terk ettiği o gül olarak yerimi alacağım şarabın eksik olmadığı her anı masasında. Koyunun beni yok ettiğini söylemeye gücüm yetmeyerek ama yine de ona en büyük yalanları söylemeye kendimi hazırlayacağım yaşadığıma dair. Beceremediğim her yalanı Küçük Prens’ime saklayacağım. Çok inanmak isterken buna yüzleştim çocukluğumla. Ne Küçük Prens gelecek ne de ben gül kalacağım.

  Sızlamasını bile unutturacak yaralardan daha derin bir yara var mıdır? Bir savaş sonrası yarası mesela. Yakıp yıkmadan durulmayan, kanamayı kanıtlamada her yol mübahtır diyen savaşlar yaşanır bu yaralarda.

 Pekâlâ, kabul ediyorum yenildim.

Ben hazırım, şimdi başladı son savaşım bir savaş yarasında.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaldırımlar da sabıka kaydı tutar.

SAÇLAR VE KALANLAR

Evre-Novella