Kayıtlar

Alıcısı kayıp bir mektup

". .. Seni "güzel" tanımlamasına koymak bile girişmemem gereken bir karşılaştırma, farkındayım. Evet farkındayım her çiçeğin kendi başına olan o 'oluş' halinin tasdiğe ihtiyaç duymadan varlığını sürdürebileceğine. Saf bir şekilde yalnızca varlığından memnun olmanın en muhteşem duygu olduğunun..." -Ben hiçbir zaman çiçek olmadım. Her zaman acı veren ve acı çeken bir pelin otu oldum. Bunun için çekildin bana. Beni ve bulduğun bütün acıları kendi ruhuna tamamlanmamış bir yapbozun parçasıymış gibi panikle eklemeye çalıştın. Çekinmedin bundan. Çekildin. Git dedikçe daha çok geldin. Gel dedikçe her zaman gitmeyi seçtin. Doktorculuk oynayıp seni iyileştirmeye çalışmama izin vermedin. Geri çekilmen ve gitmen gereken her zamanda duvarlarımı yıkmaya çalıştın. Kendim de dahil olmak üzere kimseye izin vermeyeceğimi bile bile, benim elimden bu hakkı almaya çalıştın. Hepiniz efendicik* oldunuz benim için. Kurallarımı, duvarlarımı yıkmak ve beni sözde bu...

Köşe Masa Küllüğü

Otobüsün cam kenarı kadar uzaktım ona. Teninden yayılan sabun kokusunu duyacak; boynundaki yersiz dağılmış benleri sayacak, parmaklarına kaç sigara filtresi değdi, sabahtan beri kaç kişiye günaydın dedi, hepsini bilebilecek kadar yakındım aynı zamanda.      O güne ait tek bir fotoğraf vardı çekmecenin dibinde. Sadece tek bir ben. Bütün yaşananlar tek bir fotoğraf karesine değil benim fotoğrafa baktığımda o günü tekrar yaşamama neden olan duygulara sığdırılmıştı sanki. Tek bir bene yani. Önünden yürümeye devam ederken arkamdan çekmiş beni o gün. Şalımın ucu sırtımdan sarkmış, elimde onun verdiği Edip Cansever kitabı vardı fotoğrafta. Sonbaharla bağdaşamadığımı hissedip bana: "Sonbahar, Edip Cansever okumak gibi. Güzel, yorucu ama aynı zamanda hisleri incelten..." demişti. O   günden geriye elimde kalan tek şey bana hediye ettiği kitap ve ayraç olarak kullandığım fotoğrafımdı kısacası.    Onunla, muhtemelen ucuz diye tercih edilen köhne bir kafenin son b...

saç

"Varoluşumuzdaki temel: yalnızlığımızdaki çabadır."

Yaşamlar arasına bir köprü kurduk ve adına "insanlığımız" dedik. Kurdeleyi acı kesti; yalnızlık tokalaşıp tebrik etti. . Adına "beden" dediğimiz duvardan bir hapishane kuruyoruz vücudumuzun içine. Yalnız kalabilme özgürlüğüne sahip olmak ve bu duvar hapishanesinde özgürlüğün iplerini elimize alıp kendi kendimize varoluşu doğurmak istiyoruz. Hayata her gün bunun için tutunmaya çalışıyoruz. Varoluşu doğurmak… Tüm bedel ve sorumlulukları kabullenmeye çalışıyor ve ölüme; yalnızlık yardımıyla adım atıyoruz. Toplumun içinde bir “ben” hapishanesi kurmamız da bu ölümün provası. Yalnızlığımızla bunun bedelini ödüyor; doğum-ölüm yolculuğunun tüm getiri ve götürülerini kabulleniyoruz. Ve doğum manifestosuna başkaldırıyoruz.. Her gece ölümü bekleyerek uyuyoruz kabuklarımıza çekilerek. Ölmeliyiz ve ölerek var’ olmalıyız. Yaşayarak beceremedik; yalnızlık içinde var olmayı yürütemedik. Bize bu toplumda yer yok. Safları sıkılaştırın. Çekilin yalnızlığınıza!

peron dokuz dört* çeyrek

 Ben bir tren istasyonunda hiçbir zaman beklenilen ya da gitmesin istenilen’ olmadım. Vedaların zorluğunu ve bir daha göremeyecek olmanın taşkınlığını yaşayamadım. Peronlar arasında bavulun sapını çekerken arkama dönüp bakmamı gerektirecek tek bir nedene dahi tutunamadım. Arkada birini bırakmanın hüznünü ya da trenin kirli camlarından son kez el sallayışı tadamadım hiçbir zaman. Ne kimse arkamda bekledi, gözden kaybolmamın çaresizliğini hissetti; ne de ben orada birinin beklediğini fark edebildim.

Kesit

  İnsanlar arasında olamayacak, yaşayamayacak ve barınamayacak kadar yorgunuz biz seninle. Hem de çok yorgun. Onların mutluluklarını, aşklarını, keder, pişmanlık ve öfkelerini asla anlayamayacağız. Anlamaya da çalışamayacağız bunu sen de çok iyi biliyorsun çünkü çok yorgunuz. Bizi buna zorunlu kılmayı deneseler de izin veremeyiz. Ayrı dünyaların değil aynı dünyanın farklı insanlarıyız biz. Çekilmeye izin verdiğimiz tek girdap hayatlarımızın bizimle olan mücadelesindeki girdap olmalı. Sürüklenmeye sesimizin çıkmadığı tek kaos bu olarak kalmalı. Ne siyahız ne beyaz. Hatta ne de gri. Biz, siyahtan beyaza geçerken o aradaki kesikliğiz seninle. Bu yüzden asla onların arasında bir sandalye edinemeyeceğiz. Sandalye kapma gibi bir mücadelemiz de olamayacak çünkü biz daima oyunda dışlanan, aralarına alınmayan ruhu kesik ötekiyiz.

Katili Meçhullü Cinayetler

Her yeni günün sabahı hayatının bir ucuna tutunmaya çalışıyorsun. Bir ucu olup olmadığını dahi bilmeden hem de. Aynı fırtınayı, aynı tekdüzeliği hatta aynı acımasızlıkları yaşayıp aynı sabahlara uyanacağını bile bile yataktan kalkıyor; uykuyu güneşle aldatıyorsun. Tek bir neden arıyorsun bu aldatılışı kabullenmek için.  Tek bir neden ya da tek biri. Yapamıyorsun.      Nedenleri de kaybettin elindekileri de çünkü. Birilerinin nedensizliği ve nedenlerin birileri seni tek bırakıyor herkesin içinde.  Sessizliğe dalıyorsun.    Gündüzler içinde boğuşup içindeki darbecilerle debelenmeyi bir sonraki güne ayırtmaya çalışsan da gündüzlerin gecesizliği içinde bir girdapta yok oluyorsun. Debelenmek boşa gidiyor; kabullenmek farz oluyor. Çözülüyorsun.    Her gece kendi kum saatinin lanetli bir el tarafından tersine döndürüldüğünü; bedeninin de bu cam fanustan aynı o kumlar gibi çözülüp yıkıldığını; ruhunla bedeninin aynı o kum tanecikleri gibi ayrıştığını...