Kayıtlar

Kaldırımlar da sabıka kaydı tutar.

  Kimin yanında ağladığınıza dikkat edin. Özellikle de sokakta ağlamaya karar verdiyseniz. Hele bir de kendinizi uyduruktan yapılmış belediye kaldırımına tünemiş halde buluyorsanız; ağlamalarınıza, isyanlarınıza ve konuştuklarınıza dikkat edin. Bazen çok tehlikelidir sokak ortasında ağlamak. Tehlike sokakta değil. Tehlike sokağın bu isyanı, taşmayı ve ağlayışları asla unutmayışındadır.  Bazı anlar vardır hayatta. Artık rol yapamıyorsundur. İyiyim, mutluyum, her şey çok güzel, diyemiyorsundur. Külkedisinin saat 12.00’den sonra prensesliğini terk etmesi gibi dört duvar arasında kendinle kaldığında hiçbir şeyle baş edemediğinle yüzleşiyorsundur. İnsanlar arasına karıştığında takındığın maskeni, maskelerini kendi ellerinle fırlatıp atıyorsundur. Hayatını kendi ellerinle mahvetmek üzere olduğunla yüzleşiyorsundur. Böyle anlar vardır hayatta ve bu anlar seni hiç beklemediğin zamanlarda ve mekanlarda yakalar. O çaresizlik, o boşluk ve yılgınlık hissi… Bu bir bardağın dolup taşması m...

SAÇLAR VE KALANLAR

Sonbahar, olanların, olamayanların, benim yüzümden olamayacakların mevsimiydi. Rüzgâr sadece yaprakları değil, insanın içinde tuttuğu ne varsa alıp götürüyordu. Kuğulu Park bugün öyle sessizdi ki bastonumun tıkırtısı dışında tek bir ses yankılanmıyordu. Gölün yüzeyi hareketsizdi; kuğular sakince suyun üstünde süzülüyordu. Yürüyüş yolunda adımlarım yankılanıyor, rüzgâr usulca esiyordu. Banklar bile boştu. Bu sessizlik Kuğulu Park’ın her sonbahar taşıdığı o hüzünlü bekleyişin ta kendisiydi; sanki Ankara bile bir vedaya hazırlanıyordu. Bütün Ankara bana seni hatırlatıyordu. Anıların nüfuz ettiği her sokak başı sen demekti. Her şey sen, her şeyin en güzeli sendin. Gülmek bu dünyada en çok senin yüzünde anlamlı kalıyordu. Hayatın neresinden tutsam elimde kalıyordu bu mevsimde. Her yer kırık, her yer hasarlı. Düzeltme gibi bir çabam da yoktu artık. Arkama bile bakmadan bu harabeyi unutmak, terk etmek istiyordum sadece. Neyi, kimi, nereyi terk edeceğimi bilmeden sadece terk etmek istemek....

“Ormanın içinde, bataklıkta bir çiçek. Lotus Çiçeği.”

 “Ormanın içinde, bataklıkta bir çiçek. Lotus Çiçeği.” Saplandım. Saplandıkça o yok oluşun içinde boğulduğum; gülüşünü dibinden, gözlerini renginden alan bir bataklıkta yok oldum. Çamurdum, çamurdandım. Pisliğe batarken yardım edilmemiş, kirlenmekten korkarken görmezden gelinmiş o kirdim. Dünyanın pisliğinin bedelini huzursuz gecelerde, uykusuz kalan düşlerle, bedellerin hayallerimi terk edişiyle ödemeye mahkûm olandım. Üstümü yosunlar kapladı belki ama ben yine de aynaya bakmaktan vazgeçemedim. Bataklıkta yaşamayı öğrendim. Ormanla seviştim ama çamurun güzeli oldum. Ne orman beni kabul etti ne de ben affettim kendimi. Sayısız yaprağım bir hiç uğruna döküldü. Yüzleşmekten kaçtığım her saniye yine kendime rastladım o çukurda. Ormanın kendisini ararken çamurun sevgisinden oldum. Her yeni tanıdığım yüzde onu aradım; her sevgi kırıntısında çıkmaz yolu, her ayrılıkta sonu buldum. Mevsimlere dayanamayan bir çiçek olarak kaldım. Zamansızlığa hapsolmuş. Uçmaktan korkan bir koza kelebeği mi...

“Bomboştu gözlerin. Kendimi göremedim.”

“ Bomboştu gözlerin. Kendimi göremedim.” Bu mektubu okuyorsan şu an bir daha beni göremeyeceğinden emin olmuş ve hayatından çıkmışımdır. Hayat çizgimiz, soluk boşluğumuz birbirinden ayrıldı ve kabullenip bununla yaşamak da bize kaldı… Bir daha asla denk gelmeyeceğiz. Hiçbir anı bizi, birbirimize hatırlatmayacak. Hiçbir sebebin sonucunu birbirimiz sanmayacağız. Hiçbir şeye neden aramayacağız. Doğruyla yanlışın savaşını vermeyeceğiz. Köşe kapmaca oynayıp birbirimizden kaçmayacak: Ufacık hayaller için ortalığı yakmayacak hatta bir ortalık değil kendimizi yaktığımızla barışacağız. Her şey o sokakta başladı ve ben finali o sokakta ikimiz için de yazıyorum. Kâğıt gitti, mürekkep bitti. Bir sonu olacak mıydı hikayenin? Bilmiyorum…hatta bilmiyoruz ama bir final şarttı. Bizim hikayemiz biraz farklı. Mutlu bir hikaye de değil, mutsuz bir hikaye de değil. Bir hikayemiz oldu mu? Bu da belli değil. Biz gibi puslu bir hikaye bu belki de. Bana bu sefer inan ve bu hikayeye bize yakışır bir son y...

Başladı son savaşım bir savaş yarasında.

"kitap olsam okusam uykusuz gecelerimde içim sıkılmadan  kalem olmak istemem kendi elimde bile..." -n.h.r .     Sızlamasını bile unutturacak yaralardan daha derin bir yara var mıdır? Bir savaş sonrası yarası mesela. Yakıp yıkmadan durulmayan, kanamayı kanıtlamada her yol mübahtır diyen savaşlar yaşanır bu yaralarda. Gücünü kağıt ve ustura kesiklerinden alır bu savaşlar. Kağıtlar bembeyaz bileklerin, usturalar saçların katilidir.     Çocukken okullarda yapılan “iyi misin” testlerinde bile sınıfta kalmamak için annesinin veli imzasını taklit eden bir çocuğum ben. İmzam bile bana ait değil. Her imza attığım kağıda sanki her biri, başkalarının kağıdıymış gibi çizikler atıyorum. Sallamasyonlar, karalamalar, taklitler… Günün birinde herkesten sıyrılıp saf bir ben olabilirsem doğmamış imzamla bedenimi karalayıp tarihin görüp görebileceği en büyük imzayı atacağım. Bir sözleşmeye: “Bağışladım seni, kendim.” Sözleşmesine.     İçimdeki bu kavgayı anlıyorum. Sesin...

d e h l i z

                                                                                                                                             16.12.20--     Kalbimin ortasına bir zehir koydum ve kulaklarımda olan hayranlığın... Açıktan o kadar çok gözyaşı döktüm ki... Sıkıntı içinde, yok olarak gerçekten hayattayım, ilerliyorum. Yeniden elini tutsam donacaksın. Buz olmuşken daha da soğuyacaksın benim yüzümden dünyaya. Bir tek senin olmayan varlığın her şeyden vazgeçmemi, pes etmemi, dönüp arkama bile bakmadan kaçma isteğimi engelliyor. Kırgınım yine de. Neye kırıldığımı, artık olmayışının neyine üzüldüğümü bilmiyorum ama kırgınım...

şair pinokyo

 herkes gibiydin  sen de herkes gibi… yalan söyledin serseri Pinokyo! kimsenin yazmadığı şiirlerden  bir tane benim için çalacaktın sana yazdım bunu kimsenin yazmadığı şiirleri  senin için yazdım diyecektin yakalandım dedin, özür diledin. özür diledim özür yine unuttum kimsenin yazamadığı bir şiiri kimse yazmazdı benim için. Geppetto usta ben serseri Pinokyo sen.. Ne senin burnun uzadı, Ne de benim saçlarım. Kaldık unutulmuş bir şiirin Gepettolar caddesinde.

Alıcısı kayıp bir mektup

". .. Seni "güzel" tanımlamasına koymak bile girişmemem gereken bir karşılaştırma, farkındayım. Evet farkındayım her çiçeğin kendi başına olan o 'oluş' halinin tasdiğe ihtiyaç duymadan varlığını sürdürebileceğine. Saf bir şekilde yalnızca varlığından memnun olmanın en muhteşem duygu olduğunun..." -Ben hiçbir zaman çiçek olmadım. Her zaman acı veren ve acı çeken bir pelin otu oldum. Bunun için çekildin bana. Beni ve bulduğun bütün acıları kendi ruhuna tamamlanmamış bir yapbozun parçasıymış gibi panikle eklemeye çalıştın. Çekinmedin bundan. Çekildin. Git dedikçe daha çok geldin. Gel dedikçe her zaman gitmeyi seçtin. Doktorculuk oynayıp seni iyileştirmeye çalışmama izin vermedin. Geri çekilmen ve gitmen gereken her zamanda duvarlarımı yıkmaya çalıştın. Kendim de dahil olmak üzere kimseye izin vermeyeceğimi bile bile, benim elimden bu hakkı almaya çalıştın. Hepiniz efendicik* oldunuz benim için. Kurallarımı, duvarlarımı yıkmak ve beni sözde bu...

Köşe Masa Küllüğü

Otobüsün cam kenarı kadar uzaktım ona. Teninden yayılan sabun kokusunu duyacak; boynundaki yersiz dağılmış benleri sayacak, parmaklarına kaç sigara filtresi değdi, sabahtan beri kaç kişiye günaydın dedi, hepsini bilebilecek kadar yakındım aynı zamanda.      O güne ait tek bir fotoğraf vardı çekmecenin dibinde. Sadece tek bir ben. Bütün yaşananlar tek bir fotoğraf karesine değil benim fotoğrafa baktığımda o günü tekrar yaşamama neden olan duygulara sığdırılmıştı sanki. Tek bir bene yani. Önünden yürümeye devam ederken arkamdan çekmiş beni o gün. Şalımın ucu sırtımdan sarkmış, elimde onun verdiği Edip Cansever kitabı vardı fotoğrafta. Sonbaharla bağdaşamadığımı hissedip bana: "Sonbahar, Edip Cansever okumak gibi. Güzel, yorucu ama aynı zamanda hisleri incelten..." demişti. O   günden geriye elimde kalan tek şey bana hediye ettiği kitap ve ayraç olarak kullandığım fotoğrafımdı kısacası.    Onunla, muhtemelen ucuz diye tercih edilen köhne bir kafenin son b...

saç

"Varoluşumuzdaki temel: yalnızlığımızdaki çabadır."

Yaşamlar arasına bir köprü kurduk ve adına "insanlığımız" dedik. Kurdeleyi acı kesti; yalnızlık tokalaşıp tebrik etti. . Adına "beden" dediğimiz duvardan bir hapishane kuruyoruz vücudumuzun içine. Yalnız kalabilme özgürlüğüne sahip olmak ve bu duvar hapishanesinde özgürlüğün iplerini elimize alıp kendi kendimize varoluşu doğurmak istiyoruz. Hayata her gün bunun için tutunmaya çalışıyoruz. Varoluşu doğurmak… Tüm bedel ve sorumlulukları kabullenmeye çalışıyor ve ölüme; yalnızlık yardımıyla adım atıyoruz. Toplumun içinde bir “ben” hapishanesi kurmamız da bu ölümün provası. Yalnızlığımızla bunun bedelini ödüyor; doğum-ölüm yolculuğunun tüm getiri ve götürülerini kabulleniyoruz. Ve doğum manifestosuna başkaldırıyoruz.. Her gece ölümü bekleyerek uyuyoruz kabuklarımıza çekilerek. Ölmeliyiz ve ölerek var’ olmalıyız. Yaşayarak beceremedik; yalnızlık içinde var olmayı yürütemedik. Bize bu toplumda yer yok. Safları sıkılaştırın. Çekilin yalnızlığınıza!

peron dokuz dört* çeyrek

 Ben bir tren istasyonunda hiçbir zaman beklenilen ya da gitmesin istenilen’ olmadım. Vedaların zorluğunu ve bir daha göremeyecek olmanın taşkınlığını yaşayamadım. Peronlar arasında bavulun sapını çekerken arkama dönüp bakmamı gerektirecek tek bir nedene dahi tutunamadım. Arkada birini bırakmanın hüznünü ya da trenin kirli camlarından son kez el sallayışı tadamadım hiçbir zaman. Ne kimse arkamda bekledi, gözden kaybolmamın çaresizliğini hissetti; ne de ben orada birinin beklediğini fark edebildim.

Kesit

  İnsanlar arasında olamayacak, yaşayamayacak ve barınamayacak kadar yorgunuz biz seninle. Hem de çok yorgun. Onların mutluluklarını, aşklarını, keder, pişmanlık ve öfkelerini asla anlayamayacağız. Anlamaya da çalışamayacağız bunu sen de çok iyi biliyorsun çünkü çok yorgunuz. Bizi buna zorunlu kılmayı deneseler de izin veremeyiz. Ayrı dünyaların değil aynı dünyanın farklı insanlarıyız biz. Çekilmeye izin verdiğimiz tek girdap hayatlarımızın bizimle olan mücadelesindeki girdap olmalı. Sürüklenmeye sesimizin çıkmadığı tek kaos bu olarak kalmalı. Ne siyahız ne beyaz. Hatta ne de gri. Biz, siyahtan beyaza geçerken o aradaki kesikliğiz seninle. Bu yüzden asla onların arasında bir sandalye edinemeyeceğiz. Sandalye kapma gibi bir mücadelemiz de olamayacak çünkü biz daima oyunda dışlanan, aralarına alınmayan ruhu kesik ötekiyiz.

Katili Meçhullü Cinayetler

Her yeni günün sabahı hayatının bir ucuna tutunmaya çalışıyorsun. Bir ucu olup olmadığını dahi bilmeden hem de. Aynı fırtınayı, aynı tekdüzeliği hatta aynı acımasızlıkları yaşayıp aynı sabahlara uyanacağını bile bile yataktan kalkıyor; uykuyu güneşle aldatıyorsun. Tek bir neden arıyorsun bu aldatılışı kabullenmek için.  Tek bir neden ya da tek biri. Yapamıyorsun.      Nedenleri de kaybettin elindekileri de çünkü. Birilerinin nedensizliği ve nedenlerin birileri seni tek bırakıyor herkesin içinde.  Sessizliğe dalıyorsun.    Gündüzler içinde boğuşup içindeki darbecilerle debelenmeyi bir sonraki güne ayırtmaya çalışsan da gündüzlerin gecesizliği içinde bir girdapta yok oluyorsun. Debelenmek boşa gidiyor; kabullenmek farz oluyor. Çözülüyorsun.    Her gece kendi kum saatinin lanetli bir el tarafından tersine döndürüldüğünü; bedeninin de bu cam fanustan aynı o kumlar gibi çözülüp yıkıldığını; ruhunla bedeninin aynı o kum tanecikleri gibi ayrıştığını...

an*ne

 "Evet, bıktım usandım artık bu ruhu taşımaktan anne, günü gelse de kavuşsam o güneşin altında bütün sorunların küle döndüğü topraklara. Buraya ait değilim ben." . Bu hayatta en çok anneme kızdım ve bu hayatta yine beni en çok annem affetti. Canımı, herkesten çok annem yaktı ama bu hayatta bir tek ona küsemedim. Küsmek istemedim. Çocukken, o uyurken sessizce yanına gidip göğsünün şişip şişmediğini, beni bırakıp bırakmadığını kontrol ederdim. Bırakmasın isterdim. Kaybolmak, onsuz olmak ve kendi kendimin annesi kalmak istemezdim. Beceriksizdim ben. Sakardım da; öyle derdi sürekli.     Annecilik oynayamazdım. Kendi kendimi doğurup bir canı sokaklara salamazdım. Saçlarını tarayamaz; omzumu ağlasın diye feda edemezdim. Her gece anne olup ölemezdim. Her gece ölür, öldürebilirdim içimdeki bir şeyi. Bir duyguyu, yaşanmışlıkları, yaşanılmış ama unutulmak istenenleri; hepsini öldürebilirdim. İçimde anne yoktu benim; sadece içimde benim annem vardı. Ben yoktum. Kalbim annemdi. O kim...

Adamsız Pabuçlar

Ben yalnız bir kadın değildim. Öyle sanmaya devam edebilirlerdi. Benim bir sürü adamım vardı. Yüzümün çizgilenmeye başlaması, ürkütücü bir sokaktaki apartman dairesinde tek başıma yaşamam beni yalnız, çaresiz mi yapıyordu? Hepsi benim adamımdı. Zengini, yoksulu, şişmanı, yakışıklısı, kafası çalışanı... Dünyada kaç çeşit adam varsa hepsi bendeydi. Benimdi. Aşkları, yalnızlığı, en ufak kavgada ayrılıp; yalnızlığı kaldıramayınca barışmayı onlarla tatmıştım. Aşk zaten sevgiyi, melankoli yükünü tek başına kaldıramamak; ayıp olmasın kimseye diye bu yükü biriyle beraber taşımak değil miydi? Her çarşamba iki belediye otobüsü değiştirip şehrin göbeğindeki bir ara sokağa kurulan bit pazarına giderdim. Manavda çalışan liseli kızdan öğrenmiştim yerini. Kıyafetlerini oradan aldığını, makinede yıkayınca aynı yeni gibi olduğunu iddia eder başımı şişirirdi. Bit pazarları ucuz eşya almak için değil ucuz hatıra, emek, zaman ve benim gibi adam almak için ideal bir yerdi. Eşyalar eski değil, geçmişler esk...

Yaşayamadıkları hayat için, dünyanın kendilerine can borcu olduğu kadınlara...

-İstanbul Sözleşmesi yaşatır, yaşatacak. . "Önceleri utanırdım. “El âleme rezil oluyoruz” diye. Asıl el âlem bana rezil oluyor...Görüp de görmeyerek. Madem beni yok sayıyorsunuz, ben de sizi yok sayıyorum..." . Bu ülkede kadın oldunuz mu siz hiç? Eteğinizin boyundan namusunuz, gülümsemenizden aranmışlığınız belirlendi mi hiç? Gece, karanlığını sokağa salınca dünya size dört bucak kaçılacak yer haline geldi mi? Gelinliğinizin üstüne bekaretinizi temsil eden kurdele bağlandı mı veya? Abileriniz, erkekleriniz daha çok sevildi de erkeklikleri için düğünler yapıldı mı? Yapıldı. Siz bu dünyada kadın olmakla barışabildiniz mi? Kadınlığı da geçin. İnsan olabildiniz mi? Özgürlüğün ipini ellerinize alıp insanca yaşayabiliyorum ben, diyebildiniz mi? Sanmam.  İnsanoğlu kötüydü, bunca zaman insanlıktan nasibini alamadı hala çünkü. Bu ülkenin belki de en büyük sorunu kadını, çocuğu, hayvanı koruyamayıp bir de bu hatasını kabul etmemek oldu.  Her gün telefonlarımıza yeni bir bildirim ge...

Kağıt Kesikleriyle Öldüreceğim Kendimi

Resim
Evelyn McHale seni kaltak! Hakkımı çaldın, emeğimi, bütün uykusuz gecelerin çalışmasını bir karanlık sokağa fırlatıp attın. Hem de mızıkçılık yaparak. En çok benim hakkımdı, bunu biliyordun. Tarihin en güzel intiharı dediler senin için. O narin bedeni araba tepesinde ölü haliyle yaşayan tüm kadınlardan daha güzel dediler. Ya yaşayan ölüler? Onların da emeğini çaldın sen. Tüm yaşayan ölüler, ve yaşayan ölü kadınlar senden nefret ediyor. Ölünmüyor çirkinlikten. Ölünmüyor yaşam bu, denmeden. Birinciyi geçme zaferi ikinciye aittir diyor bunlar Evelyn. Öyle bir yok edeceğim ki kendimi tekrar doğup tekrar ölesin gelecek. Ölüm seni yaşarken korkutmayacak ve yaşam da seni insanların koynuna bırakmayacak. Neden ruhunun senden sonra yaşamasına izin verdin? Neden tüm fotoğraflarını yakmadan silindin dünyadan da adın kaldı? Öyle bir öldüreceğim ki kendimi arkamdan hiçbir şey diyemeyecekler. Ne güzel, ne çirkin, ne de ölü.. Okuduğum tüm kitapların sayfalarıyla keseceğim bileklerimi. Bana başka türl...

Beş Sevim Apartmanı, Mine Söğüt

Resim
Beş Sevim Apartmanı-Rüya Tabirli Cin Peri Yalanları İnceleme|  "Gelin cinlerim, gelin, alın benden uysallığımı!" . Beş Sevim Apartmanı'na hoş geldiniz. Uslu bir misafir olursanız eğer tüm apartman sakinlerinin hayatına misafir olabilir ve kendi cin-perilerinizle barışabilirsiniz. Ufak bir uyarı:  Bu kitap bir cin deneyi ve peri kobayları romanıdır! . Öncelikle yazarımız Mine Söğüt'ten biraz bahsedersem:  İlk kitabı, Adalet Cimcoz: Bir Yaşam Öyküsü Denemesi isimli biyografi kitabıdır. 2003 yılında yayımlanan ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile yazım hayatına başlıyor Mine Söğüt. Beş Sevim Apartmanı/Rüya Tabirli Cin Peri Yalanları'ndan sonra Kırmızı Zaman adlı ikinci romanı yazım hayatında bir süreklilik kazandırıyor. Genellikle kitaplarında toplumca örselenmiş, kıyıda köşede kalan, ötekileştirilmiş ama bir o kadar da içinde yaşadığımız dünyada rahatlıkla rastlayabileceğimiz insan tiplemelerini konu alıyor Mine Söğüt. Cihangir Pürtelaş Sokağı'nın en gizemli ve mi...